Tasavvuf

Muhabbete Dair

Muhabbete Dair
Muhabbete Dair

Muhabbet, sözlükte sevgi anlamındadır, “hub” (sevmek) kökünden türemiştir. Bu konuyla özel olarak ilgilenen tasavvuf erbabına göre ise muhabbet manevi hallerdendir. Sûfiler muhabbeti üç sınıfa ayırmıştır:

Birincisi sıradan insanların muhabbetidir ki, sevenin sevdiğini gönlünde tutup ona itaat etmesidir.
İkincisi sadıkların muhabbetidir ki, nefsin arzu ve heveslerinden arınması ve sevdiğinin iradesine göre hareket etmesidir.
Üçüncüsü sıddıklar ve ariflerin muhabbetidir ki, kalbe ilka olunan derin bilgi ve anlayıştan (marifetten) kaynaklanır; seven kendi vasıflarını terk eder ve sevgilinin murad ettiği vasıflara bürünür.

Birinci tür muhabbetin bir takım sakıncaları vardır. Çünkü insanların çoğu bir şeyin/kişinin sevgisini helal-haram, doğru-yanlış ayırt etmeden gönlüne kabul eder. Hak-bâtıl ayrımı olmadan kalbe yerleşen şey ise manevi kalbi zehirler, selim işleyişini bozar.

Cismani kalple ilgili bir sorun olduğunda kalpte batma ve çarpıntı meydana gelir. Kişi bunu hemen fark eder ve telaşlanır. Hastaneye gider, doktorun dediğinin dışına çıkmaz. Çok iyi bilir ki kalp rahatsızlığı ciddidir ve ihmale gelmez.

Tıpkı bunun gibi manevi kalbe de batıl ve faydasız şeylerin sevgisi girince hastalanmış demektir. Fakat söz konusu hastalık manevi olduğundan çoğu kişi bunu fark edemez. Dolayısıyla tedavisinin peşine düşmez. Böylece manevi kalbini ihmal etmiş olur. Bu durumda hastalık büyüdükçe büyür, nifak ve küfür gibi manevi ölümler gerçekleşir.

Efendimiz s.a.v. kalple ilgili şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin! Vücutta bir et parçası vardır. O sağlam ise bütün vücut sağlamdır. O bozulmuş ise bütün vücut bozulmuştur. Dikkat edin, o kalptir!”

Aynı hadis-i şerif içerisinde iki defa “dikkat edin” uyarısının geçmesine çok sık rastlanmaz. Bu durum Efendimiz s.a.v.’in, bize çok dikkat etmemiz gereken bir meseleyi haber vermek istemesi, önemli bir uyarı yapması olarak anlaşılmalıdır.

Bu hadis-i şerifin maddi ve manevi her iki kalbimize bakan yönleri vardır. Muhabbet meselesiyle birlikte düşündüğümüzde, kalbimize koyduğumuz sevgilere dikkat etmemiz gerektiği anlaşılır. Batılı kalbimize koyduğumuzda önce kalbimiz, ardından bütün azalarımız, duygu ve düşünce dünyamız fesada uğrayacaktır. Bu durumdaki kişi, avamın muhabbet tarifinde olduğu üzere batîla itaat edecektir. Bu ise mümin için felakettir.

Sadıkların muhabbetine gelince… Bu muhabbet ilim sahibi olmayı, nefse muhalefet edebilmeyi gerektirir. İlim olmadan ilahi tecelliler ile şeytanın vesveseleri ve nefsin hevası ayırt edilemez. Yalnız bilmek de yeterli değildir. Bunları bilip tanıdıktan sonra kişide nefse muhalefet edebilecek sağlam bir niyet, güçlü bir irade olması gerekir.

Nefsinin üzerine basan, Cenab-ı Hakk’ın ve Hz. Peygamber s.a.v.’in buyruklarını kendi iradesine tercih eden zatlar sadıktır. Böyle kimseler Kur’an-ı Kerim’de övülmüşlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman ederler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119)

Sıddıkların ve ariflerin muhabbetleri ise sadıklarınkinden daha üstündür. Onlar Kur’an ve Sünnet’e tam bir bağlılıkla, salih amel ve mucahedeyle nefslerini ayıp ve kusurlardan temizlemişler, kalplerini saflaştırmışlar, oraya hakiki Mahbub’un sevgisini koymuşlardır. Onların durumu bir hadis-i kutside şöyle anlatılır:

“Her kim benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, muhakkak ki ben ona savaş açarım. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum nafile ibadetlerle bana yaklaşırsa sonunda ben onu severim. Onu bir sevdim mi artık kulağı benimle duyar, gözü benimle görür, eli benimle tutar, ayağı benimle yürür. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alırım.” (Buharî, Rikak, 38)

Muhabbete Dair

Tasavvuf Sohbetleri
Semerkand Dergisi, 01/2017

Bir Yorum Bırak